Rakıya övgü, sarhoşluğa güzelleme

Standard

rakı

 

Coğrafyamızda içki denilince aklımıza ilk gelenin rakı olduğu aşikȃr. Öyle bir içkidir ki rakı içimi bir ritüel gibidir mesela. Rakı adını duyduğunuzda burnunuzda alıverirsiniz kavun kokusunu veya görüntüleniverir hafızanızda bembeyaz peynir. Çünkü içki içmek sıradan bir durum değildir. Kültürel bellekle aktarılan damak tadı binlerce yıllık bir hafızanın sonucudur. Bu nedenle içkinin ve bizim coğrafyamız için rakının anlamı öyle iktidar yasaklarıyla yerine ayran konulması çabasının çok ötesinde bir anlama karşılık gelir. Öyle ki yasaklar başladığından beri daha çok içmenin aklımıza gelmesi de biraz bu nedenledir. Çünkü yasaklar ya da unutturulmaya çalışılanlar belleğimizi ayakta tutmak konusunda işlevseldir.

Her gün bir ölüme, bir acıya ortak olduğumuz bir coğrafyada hem içmemenin bir yolu bulunabilir mi? İçiyoruz çünkü bir anlamda katlanma çabası dünyaya. Her gün onlarca kadehler kırılırken sarhoş gönlümüzde nasıl olurda içmemeyi becerebilir ki insan. Hem ne demiş Kul Nesimi bir Neşet baba türküsünde;

“Sofular haram demişler, bu aşkın şarabına Ben doldurur, ben içerim, günah benim kime ne”

İçki kültürü bu anlamda hem insanın varoluşunun tamamlayıcısı bir etken, hem de varlığın hazzına ermek için bir sebep. İnsan acısını, kederini, aşkını, ızdırabını her zaman çevresiyle paylaşamaz. Bazen paylaşılsa da anlamsız olur. Çünkü derdi bilen onu çekendir. İşte öyle bir durumda yine bir kadeh rakının dostluğuna sığınıverirsiniz bir Neşet Ertaş türküsüyle başlar her şey, “Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diyen bir Zeki Müren şarkısıyla sonuçlanıverir. Bazen ağlar, bazen gülersiniz, sarhoşluk halidir bu ve insanın en kendisi olduğu tek andır belki.

Derdin her türlüsünün reva görüldüğü bir toplum olduğumuz yadsınamaz. Darbelerin, katliamların, savaşın, gencecik insan ölümlerinin tanıklığında sürüp giden yaşamlarımız. Bu nedenledir işte belki sadece bizim coğrafyamıza özgü rakı sofrasında ülke kurtarmak. Her gün yeni bir umutsuzluğa uyanılan, günlerin bir türlü sabaha eremediği bir gece durumunun çaresizliği değil midir? Bu biraz. Mesela seksen kuşağı iyi bilir bu durumu. Çünkü o dönemin zaten kaybetmiş birer temsilcisi olmalarını, biraz da bu memleket kurtarılan anason kokulu masalara borçludurlar. Annesi, babası, teyzesi amcası belleklerinin; yeşil parkalı, gece sonu umutları kusmuk kokan idolleriyle büyümüşlerdir. Gece duvar yazılamalarını anlatır bir baba, anne nasıl boya kovasını taşıdığını. Sonra laf döner dolaşır kaybedilenlere gelir anason kokusuna karışır gözyaşı. Böyle masalarda öğrenmişizdir çoğumuz rakı içmeyi, belki ilk kez çay kaşığıyla babanızdan tatmışsınızdır ömür boyu dert ortağınız olacak olan rakıyı, kahkahalar yükselmiştir masadan yüzünüzdeki ekşime hali görüldüğünde. Velhasıl içmenin anlamı birilerinin anladığı gibi değildir bu memlekette umutludur, en çok da isot kıvamında acılı.

Rakı içmenin derin anlamlar barındırdığı coğrafyamızda bu durumun yansımasını sadece şarkılarda değil edebiyatta da oldukça sık görürüz. Bu isimlerden en önde geleni hiç kuşkusuz, Edip Cansever. “Masada masaymış ha” şiirinde biraya dokunduran Cansever; “Bu Gemi Ne Zamandır Burada” şiirinde derin derin rakıdan bahseder;

“Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye

İçerde üç beş kişi

Yalnızlık üç beş kişi

Bir kadeh rakı söylerim kendime

Bir kadeh rakı daha söylerim kendime

-Söyle be! Ne zamandır burda bu gemi

-Denizin değil hüznün üstünde.”

Gemilerimizin denizin değil de hüznün üstünde olduğu anlardır çoğunlukla rakı içme zamanlarımız. Bir iki dost muhabbeti de eklenirse o ȃna arkadan bir de geliyorsa Ruhi Su sesi, daha ne ister ki insan “bir kadeh, rakı söyler kendine, bir kadeh daha rakı”. Sadece Edip Cansever değildir elbette şiirlerinde rakıyı konu eden. Bir şiirinde şöyle bir özlemini dile getirir, örneğin Orhan Veli;

“Şiir yazıyorum Şiir yazıp eskiler alıyorum Eskiler verip Musikiler alıyorum. Bir de rakı şişesinde balık olsam”

Ve başka bir şiirinde şöyle dile getirir halimizi;

“Dağ başındasın; Derdin, günün hasretlik Akşam olmuş, güneş batmış İçmeyip de ne halt edeceksin”

Elbette daha pek çok şairi ve şiiri ekleyebiliriz bu yazılı rakı muhabbetine. Ama durumumuz aslında tam da Orhan Veli’nin ifade ettiği gibi değil mi çoğu zaman. Derdimiz günümüz hasretlik olmuşsa, akşam olmuş güneş batmış hȃttȃ son dönem hep akşam karanlığına mahkȗm bir yaşam sürmeye başlamışsak, içmeyip de ne halt edeceğiz söyler misiniz?

Sözü uzatmanın çok ȃlemi yok aslında “dilimizde akşamdan kalma bir küfür” içmeye devam edeceğiz bu mereti, meret dediysem mȃnȃsı iyi. Çünkü böyle bir dünyayı katlanılır kılan ne kaldı ki elimizde sarhoşluğumuzdan başka? O zaman ben derim ki “ne kadar rezil olursak o kadar iyi”, ne kadar sarhoş olursak o kadar güzel!

Kamyon Dergi Dördüncü Sayı.

Sevmek Zamanı; Aşk Yansımasından İnsan Yansımasına

Standard

s. zamanı

Metin Erksan’ın 1965 yapımı Sevmek Zamanı filmi, döneminin çok ötesinde bir film olarak anılır. Filmde, boyasını yaptığı evin duvarındaki Meral adlı bir kadının fotoğrafına ȃşık olan Halil’in öyküsü anlatılırken, gerçekler ve yansımalar, varlık – yokluk, doğa içerisinde insan varlığı, bir nesneye indirgenmiş kadın gibi konular başarılı imgelerle temsil edilmiş diyebiliriz.

Continue reading

Disiplin kurumu olarak ordu ve vicdanȋ ret

Standard

vr

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl, disiplin toplumlarının ortaya çıktığı bir döneme rastlar, yirminci yüzyılda doruk noktasına ulaşan bu toplumlar, kapatılma mekȃnlarıyla bireyi hiç durmadan biçimleyen ve disipline eden bir duruma ulaşırlar. Birey; aile, okul, ordu, fabrika sıralamasıyla bir kurumdan diğerine atlamak zorunda kalır. Bu kurumların ortaya çıkardığı birey artık kendi iktidarını kaybetmiş, bir iktidar öznesi haline gelmiştir. Modern toplum, bireyi her yerinden tutup kapatan bir iktidar mekanizmasıdır artık. Disiplin toplumu olarak da tanımlayabileceğimiz bu toplum modelinin en önemli kurumlarından birisi de ordudur. Ordu, bireyin aile ve okuldan sonra kapatıldığı üçüncü kurumdur ve belki de en disipline edici olanıdır. Birey genç yaşında bu kurum tarafından çoğunlukla zorunlu olarak alınır ve disipline edilir. Bu süreç, silah kullanma, öldürme ve düşmanlık üzerinden verilen eğitimlerle doludur, kısaca ordu bireyi militarize eder. İlk kez ünlü Fransız düşünür Proudhon tarafından kullanılan ” militarizm” kelimesi ordunun bir anlamda ideolojik fonksiyonuna gönderme yapar. Bir kurum olarak ordu devlet ideolojilerinin bir parçası olmuş, bireyler “millet” ve “milliyet” tahayülleriyle ordunun bir nesnesi haline getirilerek birer “politik anatomi” figürü haline dönüşmüşlerdir. Böylece birey genellikle zorunlu olarak bu kurumun içinde yer bulmuş ve bu üretilmiş iktidarın esiri olmuştur, Öyle ki Anadolu coğrafyasında içselleşen bu iktidar “askere gitmeyene “kız” vermez. Askerlik bir geçiş riti olarak kabul edilir, davullu, zurnalı ritüellerle bireyler askere uğurlanır. Ordu devlet ve toplum için bir var oluş sembolüdür ve bireyin varlığı devlete, devletin varlığı orduya dayanır.

Continue reading