Sabahattin Ali, Antikalıklar, Gündelikler..

Standard

emekerez

sabo Sabahattin Ali, edebiyatımızın en kalender isimlerinden, yazar birçok romanıyla şiiriyle yaşamımızın bir yerlerinde karşımıza çıkan bir üstat. Kendisi bana hep Sartre’ı hatırlatır özellikle “İçimizdeki Şeytan” romanındaki birkaç cümlesi bireysel varoluşun anlamını ve anlamsızlığını sorgulatan cinstendir ki Sartre’ın şu cümleleri uçuşur durur okurken; “Düşünüp taşınarak karar vermenin içinde daima hileli bir şey vardır. Düşünüp taşındığım zaman zarlar atılmıştır bile” düşünmek evet ama düşündüğün zaman yaptığın şey aslında bir bakıma “antikalıktır” Sabahattin Ali’nin deyimiyle, çünkü sen düşünüp taşınarak karar verdiğin hiçbir şeyin aslında olamayacağını bilirsin. Çünkü gündelik yaşam sana bunu yapma iznini vermez. Zarları atarsın ancak bu oyunda çok şansın yoktur. Bu oyunun kazananları hile yapanlar olacaktır, senin içinse uğraştığın ve anlamlandırdığın bu yaşamsal varoluş hüsran, umutsuzluk ve acıya erişmenin dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

View original post 526 more words

Haydi erkekler yüzleşmeye!

Standard

yüzleşme

 

Son birkaç gündür Özgecan Aslan’ın kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde hunharca katledilişini konuşuyoruz. Kadınların her gün katledildiği, şiddete uğradığı, tacizin, tecavüzün, çocuk hayvan tanımadan yaşandığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bazen anlama çabamızı kaybediyor, ne düşüneceğimizi şaşırıyoruz. Özgecan’ın gidişinden sonra çok şey konuşuldu. Yazıldı, çizildi. Bardak artık taştı.

Çözüm ne konuşmak zorundayız ama gidip de idam istemenin çözüm olmadığını bilerek. İdamın olmamasının demokratik bir kazanım olduğunu unutmamamız gerekiyor. Hem adaletsizliğin ayyuka çıktığı bir sistemde emin olun, idam önce kadınlara, LGBTİQ bireylere ve diğer ezilenlere uygulanacaktır. Kadın olmanın ne anlama geldiğini, “sen de anlat” tag’i altında paylaştı kadınlar. Nasıl bir “güvercin tedirginliğiyle” yaşamaya mahkȗm edildiklerini, paranoyayı, güvensizliği… Şaşırmadık, şaşırmadığımıza bile şaşırmadık. Şimdi birbirimizi anlama ve yüzleşme zamanlarından geçiyoruz. Yaşamımız kurumlarla dolu. Ailemizde başlıyoruz biçimlenmeye, “kız” veya erkek çocuk olarak adımımızı attığımız dünyada “kadınlık” ve “erkeklik” ile kültürleniyoruz. Erkek büyüdükçe daha çok alırken sokaktaki yerini, kadın göğüsleri belirir, belirmez kapatılmaya başlıyor eve. Bir şeyler değişmiş gibi görülebilir ama değişmediğini yaşadıklarımız tek tek her an önümüze getiriyor. Kadın kendini prense beğendirmek zorunda olan, Pamuk Prenses olarak var olmaya çalışırken, erkek doğuştan oturuyor prenslik koltuğuna. Babanın gücü erkeğe geçerken, annenin rolleri “kız” çocuğuna devrediliyor.

Okul giriyor devreye, aile konusu işlenirken, pembeler giymiş kız çocuğu annesinin sofra kurmasına yardım ediyor, bir kitap sayfasında, erkek çocuk ise ya babasıyla güreşirken, resmediliyor ya da herhangi bir oyunun içinde. Böyle kuruluyor işte “erkeklik” ve “kadınlık” dediğimiz o “hastalıklı” kimlik. Misafirliğe gidildiğinde azıcık kendini rahat hissettiyse hemen bir göz işaretiyle kontrol altına alınıyor kız çocuğu. Oturmasından, kalkmasına, yemesinden, içmesine her şey bir kontrol mekanizması tarafından denetleniyor. Erkek çocuk pipisini gururla gösterirken, “kız” çocuğuna bir vajinasının olduğu unutturuluyor. Çünkü her şey gibi cinsellik de erkeğe mahsus. Bütün bu süreçte erkek, kurşun askerler, tanklar, tüfeklerle oyunlar oynarken, erkek olacaksın denilerek, sünnet ritüeliyle onurlandırılıp, “en büyük asker bizim asker” sloganlarıyla; vatan ve millet şiarının en büyük koruyucusu olarak kuruluyor. Kuruluyor ve bu kurgu ile vatanında, kadınında namus bekçiliğine soyunuyor. Böylece vatan toprağı ile toprak ana metaforunun birlikteliği, erkek açısından kadını militarist anlamda da korunacak bir varlık statüsüne indirgiyor.

Erkeklik çocukluktan itibaren yukarıda bahsettiğimiz uygulama ve pratiklerle kurulan bir durum, tıpkı kadınlık durumunun da benzer bir şekilde kurgulandığı gibi. Hepimiz kurulmuş, kendiliğini kaybetmiş varlıklarız bu anlamda. Kadın gördüğü şiddet ve baskıyla, ölümle, zulümle, eve kapatılmayla, iş yerlerinde, akademide görünmez oluşuyla, her gün, her sokağa çıktığında hȃttȃ evde birebir yaşayarak, kendisine yüklenen rollerle kısmen yüzleşti. Şimdi sıra erkeklerde, nasıl kurulmuş birer özne olduklarını fark etmek zorundalar. “Erkekler Ağlamaz” diyen şarkıların inadına ağlayıp, kendisinin de bir iktidar kategorisi olduğunu hatırlayan, kendi kültürel kimliğiyle yüzleşen ve bunu çevresine, ailesine herkese anlatan, genelin dayattığını reddedebilen erkeklere ihtiyaç var. Ve bu zor değil. Özgecan’ın yaşadıkları nedeniyle, kendinizden utandığınız gibi, bir daha utanmayın diye.

Sen Aydınlatırsın Geceyi; Gerçeküstü Bir Gerçekler Filmi

Standard

Sen Aydınlatırsın Geceyi; Gerçeküstü Bir Gerçekler Filmi

sag

“Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi yönetmen Onur Ünlü’nün kendi deyimiyle, bir şeylerin bittiğini anladığı anda yeni bir odaya geçtiği bir film deneyimi. Film her şeyin ne kadar renkli olursa o kadar iyi olduğunun düşünüldüğü ve renge bulandığı bir ortamda, siyah beyaz çekilmesi ve “absürt” kabul edilebilecek gerçek üstü anlatımıyla, Türkiye Sineması içerisinde ayrıcalıklı yerini almış görünüyor. Ali Atay’ın canlandırdığı Cemal karakteri üzerinden anlatılan film, bir tekerlek gibi dönüp duran dünyanın içerisinde, etrafına uyumsuz bir insanın, yaşamını ve kaygılı varlığını melankolik bir vurguyla izleyiciye sunuyor.

Euripides’in ‘İnsan endişeden yaratılmıştır’ cümlesiyle başlayan anlatım, film boyunca insan varlığının endişelerinin onun yaşamı üzerinde nasıl etkili olduğunu gözler önüne seriyor. Herkesin bir endişesi var Cemal annesinin kolyesini kaybettiğini düşünüyor, eşinin onu aldattığı hissi ve onun verdiği kaygı içini kemiriyor. Filmde Ercan Kesal’ın canlandırdığı doktor yetiştirdiği kümes hayvanları ile ilgili kaygı taşıyor, Cemal’in babası Cemal için endişe duyuyor. Kitapçı kadın aşk ile ilgili sıkıntılara sahip, Cemal’in karısı, “ondan olmayan” çocuğu için. Kısaca gündelik yaşam içerisinde insan varlığına hükmeden şey; kaygılar, endişeler, takıntılar. Filmde basit bir dille av sahnesinde anlatılan; “hayvanlar da kendi ekmekleri derdinde” cümlesi aslında her şeyin özeti gibi, herkesin derdi ekmek ve “ekmek” metaforik anlamda kaygıların sebebi. Cemal için “ekmek” annesinin kayıp kolyesi, babası için “ekmek” cemal. Salecl’in “Kaygı Üzerine” kitabında üzerinde durduğu gibi yaşadığımız çağ bir bakıma bitmek tükenmek bilmeyen kaygılar çağı. Savaş, açlık, ölüm tehlikesi, ekonomik krizler, “terör” ve birbirini izleyen bu kaygısal durumların getirdiği, Paul Valery’nin ifadesiyle “zihinsel kriz” durumu. İnsan varlığını içsel bir kaygıya hapseden, çıkış bırakmayan bir anlamsızlık. Film aslında tüm gerçek üstü anlatımıyla, günümüz insanının bu içinden çıkılmaz durumuna, acılı, kaygılı, yaralı varoluşuna, gerçekler üzerinden gönderme yapıyor.

Film için söylenebilecek önemli ayrıntılardan birisi de filmin aklın sınırlarında dolaşmayan bir anlatıma sahip olması ve gerçekliği kesin ya da somut olmayan duygu durumları üzerinden anlatması. Zaman zaman komedi tadında ancak duygusal ağırlığını hiç kaybetmeyen görsellik, müziklerle de zenginleştirilmiş; aşk, umut, umutsuzluk, acı derinlere inmeden tüm olağanlığıyla gösterişsiz bir biçimde sunulmuş. Ayrıca filmin siyah-beyaz anlatısı içerisinde gündelik yaşamlarımızın bu duygu durumları içerisinde kaybolup gittiği, renksizlikle betimlenmiş.

Filmde Cemal’in devamlı gördüğü dönen materyaller, yukarıda bahsettiğimiz durumların imgesi belki de sen ne hissedersen hisset, dünya dönüyor bazen bir traktörün tekerinde, bazen bir vantilatörün yaydığı rüzgȃrda… Kısaca özeti aslında bizim müdahili olamadığımız bir dünyasal pratik içerisinde yer almamız. Asıl hissettiklerimizle, hissetmemiz istenen arasındaki çelişki. Cemal ȃşık olduğu karısını çok seviyor ancak ona dayatılan yaşamsal pratikler, gelenek, görenek, öğrenilmiş algı biçimleri, genel ahlȃk dayatmaları, karısına Shakespeare’den soneler okumasına değil, ona şiddet uygulamasına, ondan hep şüphe etmesine sebep oluyor. Oysa aslında Cemal’in kendisi için karısının çocuğunun babasının başkası olması değil dert olan, üzerindeki ahlȃki yük. Çünkü onun için karısının anlamı bir Shakespeare dizesindeki gibi; “tüm göklerin, en güzel yıldızlarının ilki.” Ama nereden bilsinler ki; “yarayla alay edip yaralamamış olanlar.”

Filmin gerçek üstü anlatımının yanı sıra geleneksel öğelere de yer verilmiş olması filme anlamsal bir farklılık da katmış denilebilir. Örneğin; Kitapçı kadın ve Cemal’in dertleştikleri sahnede gökten yağan taş bana göre “gökten taş yağacak ya da başımıza taş yağacak” atasözüne bir gönderme olarak kullanılmış. Çünkü bu sahnede de genel olanın dışında bir durum var ve bu genelin ahlȃki sınırları kendi sınırlarının dışında olan durumlarda” gökten taş yağacak” cümlesini kurar. Kadının evli bir erkeğe olan aşkı, evli olan Cemal’in kadınla görüşmesi. Bütün bu anlatının ardından gökten yağmaya başlayan taşlar, kayalar. Zaten yaraları olan bu insanların yağan taşlarla tuz basılan yaraları, acılarımızın kaynağının, aslında bize dayatılan tüm ahlȃki sınırlara olan bir gönderme şeklinde yorumlanabilir.

Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi her izlendiğinde üzerimizde yeni çağrışımlar bırakacak bir film. Tüm olağanlığıyla devam eden yaşamlarımızı, biz ne kadar gerçek olarak algılasak da aslında hiçbir şey gerçekliğin sınırlarında değil hȃttȃ oldukça üzerinde, bu günün dünyasında yaşanan acılar, savaşlar, katliamlar, yaralı insan varlığının her durumundan bir film yapılsa, gerçekliğin üzerinde bir yaşamsal pratiğe sahip olduğumuz ortaya çıkar belki de. Kısaca bu anlamda bize, gerçek üstü bir gerçeklikle sinema deneyimi yaşatan bir melankoli filmi, olarak tanımlanabilir; Sen Aydınlatırsın Geceyi.

Yazı, İnsan ve Kültür dergisinde yayımlanmıştır.

Kaynaklar;

Salecl, R. (2013), Kaygı Üzerine, İstanbul: Metis.

http://eksisinema.com/roportaj-onur-unlu-sen-aydinlatirsin-geceyi/