Gitmeler üzerine

Standard

gitme

Bir yerden bir yere çeşitli nedenlerle gider insan. Bazen göç etmektir gitmenin adı, bazen ayrılıktır bir sevdiğinden. Gideriz, bazen bir tren garından, bazen bir otobüs istasyonundan. Gitmelerin hüznü vardır genellikle çünkü insan kalmak ister, gitmek istemiyorsa başka bir yere. Bir bavula yüklenir hüzün, her şey sığarda valize, gitmenin hüznü katlanıp konulamaz bir kazak gibi. Hele ki zorunluysa gidiş, gitmek hiçbir zaman gidememeye karşılık olur.

“Gitmek daima bölünmektir. Sadece ayrıldığımız yer ile gittiğimiz yer arasındaki bölünme değil, bizzat bizde bölünürüz, parçalara ayrılırız.” Diyor Nancy. Parçalanırız giderken, bir yanımız geride bir yerlerde kalır çünkü merak ederiz biz gittikten sonra kalanları, bizsiz bir yaşamın kalanlarda bırakacağı izi. Bu nedenle gitmek hiçbir zaman tam anlamıyla gitmek olmaz, geçmiş peşimizi bırakmaz. Hayat, bir yanın hep geride kalmış hissiyatıyla devam eder. Bu nedenle hep hüzünlüdür garlar, taşınan bavulların ağırlığı çöker insanın üzerine. Bu soyut bir ağırlıktır ve taşınması kütlesel bir karşılığa değil, ağırlıksız, dokunulmaz bir hüzne karşılık gelir. Çünkü bıraktığımız yerdeki parçalar bizim parçalarımızdır. Ve gittikten sonra parçalı bir varlığa sahip oluruz. Bunun anlamı ise hiçbir zaman artık tam olamayacağımızdır.

Continue reading

Bir Karşı Kültür Olarak Arabesk: Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar!

Standard

emekerez

ydy

Arabesk müziğin imgesel çağrışımına bakıldığında acı, kader, hiçlik, çatışma, tutunamazlık gibi kelimelerle karşılaşırız. Arabeskin toplumsal tarihine bakıldığındaysa Türkiye’de 1950’li yıllara kadar giden bir geçmişe sahiptir.  Bu yıllar insanların yeni ümitlerin peşinde köyden kente göç etme süreçlerine rastlar ve Türkiye’de sanayileşmeyle birlikte özellikle doğu illerinden kente başlayan göçlerle yakından ilişkilenir. Sosyolojik olarak bu durumun tanımı budur. Oysa göçün insanlar için tanımı kitaplarda yazıldığı kadar kolayca anlaşılacak bir olgu değildir, göç eden insan bir bakıma yarım kalır, geride bırakılanların hüznü yeni bir yaşamın belirsizliği üzerinden şekillenir. Bu belirsizlik bireyin kendi tanımını kaybetmesine ve kendisini yeni bir kültürle var etmesine sebep olur. Bu kültürün müziksel yansıması ise arabesktir. Yarın ne olacağını bilemeyen birey her şeyi kadere bağlamaya zorunlu kalır, bu hiçlikli boşluk durumunda acı, dert ve kederle kendisini yeniden üretir. Bir bakıma arabesk müzik bir tutunma biçimi haline gelir. Arabesk müzik bu anlamda kıyıda kalanların kentin içine karşı başlattıkları bir karşı kültür şeklidir…

View original post 1,238 more words