Derviş Zaim’den Devir: Köy, kent, doğa ve insan

Standard

devir_01

Derviş Zaim sinemasının son filmi Devir; kullanılan etnografik öğelerle, gelenek ve modernlik çekişmesini, insanın doğa ile değişen ilişkisini, kent insanı ile köy insanının geçim ve yaşam biçimleriyle faklılaşan yanlarını zengin bir alt metinle izleyiciye sunuyor.

Film’de Burdur’un Tefenni ilçesi, Hasanpaşa köyünde, geleneksel bir “çoban yarışması” olan, ‘yünüm büğet’ şenliği konu ediliyor. Çok uzun yıllardır devam eden bu gelenekte, köyün çobanları sürüleriyle birlikte suya girerek, nehri geçmeye çalışıyorlar. Köyün koyunları doğadaki kayalardan toplanarak elde edilen kırmızı bir boya ile boyanıyor. Sürüyle birlikte suyu duraksamadan, en hızlı geçen çoban yarışmayı kazanıyor. Filmin ana noktasını oluşturan bu ritüel pratik üzerinden; köylülerin yaşamı, geçim ve tüketim alışkanlıkları, doğa ve hayvanlarla olan ilişkisi sinemasal bir kurguyla işleniyor. Ritüel pratiklerin, gelenek, göreneklerin en önemli işlevi kolektif belleğin devam etmesidir. Filmde özellikle yarışmayı yedi yıldır kazanan Ramazan Bayar’ın geleneğimiz devam ediyor vurgusu bu durumla ilişkilenir. Kolektif bellek toplumların ortak hafızasıdır ve onların bir arada varlıklarını devam ettirebilmeleri açısından işlevseldir. Film ‘yünüm büğet’ şenliği ekseninde bu duruma vurgu yaparken alt metinde pek çok farklı konuya da değiniyor.

Bu anlamda, Zaim’in Devir filminin en önemli vurgusu ise bana kalırsa doğa-kültür, kentli-köylü ya da kent-köy arasındaki farklılaşan yaşam biçimleri ve doğa ile değişen ilişki. Köyde yaşayanlar için doğa, toprak ve hayvan kutsallığını korumaktadır. Örümcek ağını gören köylü onun düzenini bozmadan, üzerine basmadan geçmeye çalışır. Hayvanlarla dostane bir ilişki içerisindedir. Örneğin filmde; yarışmayı kaybeden çobanlardan birisi koyununa küser ve onu ahırdan atar. Rüyasında hayvanın kesildiği görerek uyanır ve hayvanı bulup okşayarak ona yem vererek, öperek gönlünü almaya çalışır. Yine filmin yaşlı Hasan amcası yemekte yenilen etin kemiklerinin gömülmesini ister. Eğer hayvanın kemiklerinin tamamı yok ise de tahta ile tamamlanır çünkü tamamlanmaz ise, hayvanların sağlam doğmayacağına inanılır. Bu durum köyde yaşayan insanların doğanın dönüşümüne olan inançlarının da göstergesi olur. Benzer geleneklerin hayvanlara kutsallık atfedilen topluluklarda da olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; Frazer, Altın Dal adlı kitabında bazı toplulukların, hayvanların kemiklerine de hayvanlar kadar saygı gösterdiklerinden bahseder. Bu toplulukların inancına göre; eğer kemikler gömülürse, tekrar et toplayacaklar ve yeniden yaşama döneceklerdir. Bu nedenle onların kemiklerinin bütün parçalarının gömülmesi avcıların kendi yararına olacaktır. Bu durum aslında hem Hasanpaşa köyü için hem de Frazer’in bahsettiği topluluklar için geçim biçimleri ile ilgili olarak insanların doğa ile olan ilişkisinin değiştiğine işaret eder. Çobanlık ile geçimini sürdüren Hasanpaşa köylüleri bilirler ki doğa onların varlık nedenidir. Doğa ile iç içe yaşam sürem insan zorunlu nedenlerle, yaşamını sürdürebilmek içinin doğanın toprağından, suyundan, hayvanından faydalanır ancak kendisinin de onun bir parçası olduğunu unutmaz. Bu nedenle doğa geçim biçimi toprağa ve hayvana bağlı olan insan için hȃlȃ kutsaldır.

Hasan Paşa köyünde anlatılan bir diğer gelenek de bize yine köylülerin doğanın kutsallığı ile ilgili ilişkisi üzerine önemli bir örnek sunar. Filmde anlatılan bu geleneğe göre; bir ağacın dibine ailedeki her birey için bir taş atılıyor çünkü ağacın kutsal olduğuna ve uğur getirdiğine inanılıyor. Ağaca tapınma insanlığın çok eski bir geleneği olarak karşımıza çıkıyor. Yine Frazer’in Altın Dal kitabından bu konuya örnekler verebiliriz. Frazer’a göre; birçok topluluk için ağaç canlıdır ve bir ruha sahiptir. Mesela; Siyamlı keşişler, her yerde ruhlar olduğuna ve herhangi bir şeyi yok etmenin onu zorla ruhundan etmek olduğuna inanarak, “suçsuz bir kimsenin kolunu nasıl kırmazlarsa” bir ağacın dalını da kesmezler. Jarkino adı verilen bir bölgede ormancı kestiği ağaçtan özür diler. Molük Adaları’nda karanfil ağaçları çiçekteyken onlara hamile kadınlarmış gibi hassasiyetle davranılır. Ve bunlara benzer pek çok örnek vardır dünyada. Çünkü bu topluluklar için ağaç ya da doğadaki herhangi bir varlık kutsallığını korumaktadır. Doğa uğur getirir ya da toprak kutsaldır, anadır.

Zaim’in filminde kentte yaşayanın doğa ile değişen ilişkisi köyden kente çalışmaya giden bir çoban üzerinden anlatılıyor. Kente çalışmaya giden çoban bir mezbahada iş buluyor. Çobanın, hiç şefkat göstermeden, bir nesneymişçesine sıraya dizilip, kesilen hayvanlara, dehşetli ve mutsuz gözlerle bakışı çok şey anlatıyor. Evet, köyde de belki hayvanlar tüketiliyor ancak kemikleri gömülerek veya şefkat gösterilerek bir canlı oldukları ve insanın o canlıya muhtaç olduğu vurgulanıyor. Oysa kentte hayvanlar pet shoplarda imaj nesnesi, mezbahalarda tüketim nesnesi ya da bilim laboratuarlarında deney malzemesi olarak yerini alırken onun bir doğa varlığı olduğu unutuluyor. Bu durum şehir insanının doğayla değişen ilişkisinin de göstergesi oluyor. Çoban hayvanı beslerken onunla doğal olarak ilişki içerisinde, onun doğumuna kendi elinde büyüyüşüne tanıklık ediyor. Kent insanı mezbahalardaki kesim görüntülerinden habersiz önüne paket olarak gelmiş hayvanın canlı varlığından çok uzakta onu bir tüketim maddesi olarak alıp, tüketiyor. Nuri Bilgin, her mekȃn tipinin farklı bir ilişkisel ve sosyal dinamik içinde şekillendiğinden orada yaşayanların bu durumdan etkilendiğinden bahseder. Ona göre bu açıdan kent, insani ve sosyal olarak işgal edilmiş, yaşam yeri olarak inşa edilmiş bir mekȃn parçasıdır. İşte kent insanı onun getirdiği ilişkiler içerisinde şekillenmiş, işgal ve inşa edilmiş bu mekȃnsal yaşamın bir parçası olmuştur. Bu insan için yaşam artık doğanın bir parçası olmanın çok uzağında, filmde de görselleştirildiği gibi fabrika bacasının tüten dumanında, mezbahalarda akan kandan habersiz bir varlık karşılığına bürünmüştür.

Bütün bu bahsettiklerimiz ekseninde film, Zaim’in önemli yapıtlarından birisi olmayı başarırken, filmin giriş sahnesinde tahta boynuzuyla karşımıza çıkan geyik imgesi, doğadan kopuk yaşamlarımızın eksik yanlarını ve kent insanının içinde bulunduğu çıkmazı oldukça iyi temsil ediyor.

Not: Yazı, Duvar Dergisi, 18. Sayıda yayımlanmıştır.

Kaynaklar:

Frazer, j. G. (1992), Altın Dal, I. Cilt, s. 61-63, II. Cilt, s. 116- 117, (Çev. Mehmet H. Doğan), İstanbul: Payel Yayınları.

Bilgin, N., (2013), Tarih ve Kolektif Bellek, s. 144, Ankara; Bağlam Yayınları.