Saç: Çerçeveli Yaşamlar, Uzak Hayâller

Standard

Tayfun Pirselimoğlu’nun yönettiği; Ayberk Pekcan, Nazan Kesal ile Rıza Akın’ın oynadığı “Saç” filmi, perukçuluk yapan Hamdi’nin seyirciye enteresan gelebilecek öyküsünü anlatıyor. Yalnız ve kanser hastası olan Hamdi yaşamdan belki de aldığı tek tat olan sigara ile yaşamını devam ettirirken, yaşamına Nazan Kesal’ın canlandırdığı Meryem’in girmesiyle saplantılı bir karaktere bürünüyor. Film ilginç hikȃyesi, başarılı oyunculukları ve özellikle kadın yaşamına yaptığı vurguyla dikkate değer bir sinemasal anlatı sunuyor.

Continue reading

Yozgat Blues: Kentten Taşra’ya Göç ve Bedensel Varlığın Görselliği

Standard

Türkiye sinemasının son dönem filmlerinde taşraya dair imgelerin varlığından söz etmek mümkün. Bu filmlerden birisi de Yozgat Blues yönetmenliğini Mahmut Fazıl Coşkun’un yaptığı film Ercan Kesal, Ayça Damgacı, Tansu Biçer gibi isimlerin doyurucu oyunculuğuyla daha da anlam kazanmış denilebilir. Film İstanbul’dan Yozgat’a iş nedeniyle giden iki müzisyenin öyküsünü anlatıyor.

Continue reading

Kış Uykusu Filminde Foucaultcu iktidar Vurgusu

Standard

kış

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes ödüllü “Kış Uykusu” filmi üzerine çok şey söylendi, söylenmeye de devam edecek gibi görünüyor. Film, Cannes’da ödül almasının da getirisiyle olumlu olumsuz pek çok eleştirinin de odağında yer aldı. Bunların dışında bana kalırsa oyunculuklar ve iktidar ilişkileri bağlamında vurgulanan, kişisel çekişmeler filmi izlenir ve üzerine konuşulur kılıyor. Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın karakteri üzerinden şekillenen film, daha önce ki Nuri Bilge filmlerine oranla daha çok diyalog içerirken, yapılmak istenenin başarıldığı söylenebilir. Çok fazla göstergelere sığınmadan, olduğu gibi anlatılan hikȃyenin neredeyse bir alt metni yok gibi, bu da normale göre oldukça uzun denilebilecek filmin izleyiciyi sıkmadan anlatılabilmesini sağlıyor.

Continue reading

Küf: Gelmeyen Adâletin Soğuk Sesli Temsili

Standard

küf

Yönetmen Ali Aydın’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Küf” coğrafyamızın yüzleşilememiş yakın tarihinden bir konuya, kayıplara ve kayıp yakınlarının yaşadıkları sıkıntıya odaklanıyor. Ercan Kesal’ın oyunculuğunun da etkisiyle filmde, hem yakın tarihin acıları hem de kurumların tahakkümüne sıkışmış, bir türlü gelemeyen adâletin insanlar üzerinde açtığı derin yara oldukça etkili sunulmuş. Ayrıca sinemanın yaşanan gerçekliğe göndermeler yaparak, imajı gerçekliğin bir parçası haline getirebileceğini de fark ettiren film, sunduğu içeriden bakışla izleyiciyi anlamaya ve yaşananlar üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Continue reading

Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

Standard

into

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı, 2007 yapımı Into The Wild (Özgürlük Yolu/Yabana Doğru) filmi, dünya sinemasının önemli eserlerinden birisi olmayı sürdürüyor. İnsan, doğa, hayvan ilişkisi, mülkiyet, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, doğa içinde insan varlığının anlamı gibi pek çok açıdan değinilebilecek film bir bakıma bahsettiğimiz bu durumlara eleştirel bir yaklaşım sunarken, içinde bulunduğumuz yaşamların, bize dayatılan anlamların ne kadar varlığımıza uygun olduğu konusunda düşünmeye sevk ediyor.

Continue reading

Yazgı: Nihilizm ve Musa

Standard

Resim

Yazgı, nihilizm ve de Musa, başlığımızdan da anlaşılacağı üzere yazının konusunu ZekiDemirkubuz‘un Yazgı filmi ve filmin baş karakteri Musa (Serdar Orçin) ile ilgilidir. Genel olarak bir film eleştirisi olmasının ötesinde bu yazıda, Musa karakteri onun tüm ahlâk normlarını yıkan, seyircide nefretle karışık bir sempati uyandıran karakteri üzerinde bir çözümleme yapmak amaçlanmaktadır. Musa neyi temsil etmektedir? modern bireyin toplumsal kuralları gözetmeden var olması mümkün müdür?. Beklenmedik tavır ve davranışlar toplumca nasıl algılanır? Bu sorular çerçevesinde hiçlik duygusu, bu duyguyu hisseden bireyin toplumsallık içinde varoluş çabası yazının asıl meselesini oluşturmaktadır.

Continue reading

Zeki Demirkubuz’dan Yeraltı: Var Olamayışın Kaygılı Sancısı

Standard

Resim

Walter Benjamin “Hikâye Anlatıcısı” başlıklı denemesinde, Rus hikâyeci Nikolay Leskov’un yapıtlarından bahsederken hikâye anlatıcısının artık yaşamımızda çok işlevinin kalmadığından bahseder. Çünkü hikâye anlatıcılığı özünde ağızdan ağza aktarılan deneyimlerden oluşur (akt. Gürata,2012:27). Benjamin’in haklılığı geldiğimiz noktada kaçınılmazdır. Çünkü sözlü anlatıcılık döneminin kapanması bir yana, neredeyse yazılı anlatımın bile daha az işleve sahip olduğu bir yaşamsal pratik içerisindeyiz. Ulus Baker’in çok iyi ifade ettiği gibi “her nesil diğerinden daha az okuyor ancak daha çok izliyor”. İşte bu durumda sinemasal anlatımın önemi ortaya çıkıyor, günümüzün izleyen ve görsel kültürle harmanlanan bireyi için hikâye anlatıcılığı görevini üstlenen sinema böylece yeni bir işlevi daha yerine getirmeye muktedir oluyor. Ancak her film ya da her yönetmen için aynı şeyi söylemek de hata olur.

Continue reading

Reha Erdem’den “Jȋn”: Bir Kadın Bedeninde Öldürülen Yaşam

Standard

Jin

 

Reha Erdem sinemasının son filmi “Jȋn” Türkiye sinemasının üzerine en çok konuşulan ve yazılan filmlerinden oldu. Film özellikle bir kadın gerilla öyküsü imgesi üzerinden anlatıldığı için coğrafyamızın politik gündeminden de nasibini aldı. Oysa “Jȋn” bir kadın gerilla öyküsü olmasının yanı sıra pek çok ayrıntı barındırıyordu ve aslında Reha Erdem sinemasının yansıması gibiydi. Reha Erdem, filmlerinde doğa kültür karşıtlığını masalsı kahramanlarla anlatmayı neredeyse gelenek haline getirdi diyebiliriz. “Korkuyorum Anne” ile başlayan doğa kültür karşıtlığı atfı “Kosmos” ile zirveye çıkmış, dünyada insanın da hayvanın da aynı acıların kurbanı olduğu, sinema dilinin anlatısı içine yerleştirilmişti. Çünkü Reha Erdem sinemasının son dönem yansıtmaya çabaladığı Kosmos’ un dilimize pelesenk olan “hayatta belȃ şu ki herkesin başına gelen şey aynı insanın da hayvanın da” repliği ile de tam anlamıyla ifade edildiği gibi biz insanlar dünyanın acılarını çekiyoruz ve bu dünyanın acılarının en büyük sebebi modern, doğadan kopmuş, büyüsünü kaybetmiş insan gerçekliği.

Continue reading

Yeşim Ustaoğlu’ ndan Araf: Bizim Bilindik Öykülerimiz

Standard

araf

Yeşim Ustaoğlu’ nun son filmi Araf daha önceki filmlerinden farklı bir perspektif çiziyor. Filmlerinde genellikle göç, kimlik, bellek gibi konulara yer veren Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Ustaoğlu, bu filminde daha sıradan, daha gündelik ve daha sık karşılaşılan insanların öykülerini anlatıyor. Filmde özellikle Zehra’ nın (Neslihan Atagül) ve diğer kadınların öyküsü değiştirilemeyen kadın kaderine gönderme yaparken, Olgun’ un (Barış Hacıhan) öyküsü yaşamını bir yarışmaya bağlamış hayallerini o yarışmada doğru kutuyu bulmaya indirgemiş, gündelik yaşam içerisinde çok sık karşılaşabileceğimiz bir insan öyküsünü temsil ediyor.

Continue reading

Son Dönem Türkiye Sinemasından Birey Temsilleri: Musa, Kozmos, İsa

Standard

isa

Son dönem Türkiye sinemasında bireyin temsiline dikkat ettiğimizde, nihilizm, içsel çatışma, genel olanın dışında olma, antagonizma, ahlak yıkıcılık, metafizik gibi durumsallıklarla karşılaşıyoruz, bireyler üzerine kurulu bu sinemasal anlayış filmler üzerine düşünmekten çok bireyler üzerine düşünmeye, bireyi sorgulayan, sorgulatan bir felsefi algıya dönüşmekte. Bu nedenle son dönem sinemasının üç önemli ismi (Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz) ve bu üç yönetmenin üç filmi ve bu filmlerdeki üç karakter üzerinden Son dönem sinemasında bireyin temsiline ve bu temsilin felsefi çözümlemesine bakabileceğimizi düşünüyorum. Bu üç film: Yazgı karakteri Musa, Kozmos karakteri Kozmos ve İklimler karakteri İsa. Bu karakterler genel Türkiye sineması algısının dışında kalmalarının yanında, farklı felsefelere gönderme yaptıran algılarıyla, üzerine konuşmaya değer görünmekte.

Continue reading