Bir Karşı Kültür Olarak Arabesk: Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar!

Standard

emekerez

ydy

Arabesk müziğin imgesel çağrışımına bakıldığında acı, kader, hiçlik, çatışma, tutunamazlık gibi kelimelerle karşılaşırız. Arabeskin toplumsal tarihine bakıldığındaysa Türkiye’de 1950’li yıllara kadar giden bir geçmişe sahiptir.  Bu yıllar insanların yeni ümitlerin peşinde köyden kente göç etme süreçlerine rastlar ve Türkiye’de sanayileşmeyle birlikte özellikle doğu illerinden kente başlayan göçlerle yakından ilişkilenir. Sosyolojik olarak bu durumun tanımı budur. Oysa göçün insanlar için tanımı kitaplarda yazıldığı kadar kolayca anlaşılacak bir olgu değildir, göç eden insan bir bakıma yarım kalır, geride bırakılanların hüznü yeni bir yaşamın belirsizliği üzerinden şekillenir. Bu belirsizlik bireyin kendi tanımını kaybetmesine ve kendisini yeni bir kültürle var etmesine sebep olur. Bu kültürün müziksel yansıması ise arabesktir. Yarın ne olacağını bilemeyen birey her şeyi kadere bağlamaya zorunlu kalır, bu hiçlikli boşluk durumunda acı, dert ve kederle kendisini yeniden üretir. Bir bakıma arabesk müzik bir tutunma biçimi haline gelir. Arabesk müzik bu anlamda kıyıda kalanların kentin içine karşı başlattıkları bir karşı kültür şeklidir…

View original post 1,238 more words

Sabahattin Ali, Antikalıklar, Gündelikler..

Standard

emekerez

sabo Sabahattin Ali, edebiyatımızın en kalender isimlerinden, yazar birçok romanıyla şiiriyle yaşamımızın bir yerlerinde karşımıza çıkan bir üstat. Kendisi bana hep Sartre’ı hatırlatır özellikle “İçimizdeki Şeytan” romanındaki birkaç cümlesi bireysel varoluşun anlamını ve anlamsızlığını sorgulatan cinstendir ki Sartre’ın şu cümleleri uçuşur durur okurken; “Düşünüp taşınarak karar vermenin içinde daima hileli bir şey vardır. Düşünüp taşındığım zaman zarlar atılmıştır bile” düşünmek evet ama düşündüğün zaman yaptığın şey aslında bir bakıma “antikalıktır” Sabahattin Ali’nin deyimiyle, çünkü sen düşünüp taşınarak karar verdiğin hiçbir şeyin aslında olamayacağını bilirsin. Çünkü gündelik yaşam sana bunu yapma iznini vermez. Zarları atarsın ancak bu oyunda çok şansın yoktur. Bu oyunun kazananları hile yapanlar olacaktır, senin içinse uğraştığın ve anlamlandırdığın bu yaşamsal varoluş hüsran, umutsuzluk ve acıya erişmenin dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

View original post 526 more words

Haydi erkekler yüzleşmeye!

Standard

yüzleşme

 

Son birkaç gündür Özgecan Aslan’ın kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde hunharca katledilişini konuşuyoruz. Kadınların her gün katledildiği, şiddete uğradığı, tacizin, tecavüzün, çocuk hayvan tanımadan yaşandığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bazen anlama çabamızı kaybediyor, ne düşüneceğimizi şaşırıyoruz. Özgecan’ın gidişinden sonra çok şey konuşuldu. Yazıldı, çizildi. Bardak artık taştı.

Çözüm ne konuşmak zorundayız ama gidip de idam istemenin çözüm olmadığını bilerek. İdamın olmamasının demokratik bir kazanım olduğunu unutmamamız gerekiyor. Hem adaletsizliğin ayyuka çıktığı bir sistemde emin olun, idam önce kadınlara, LGBTİQ bireylere ve diğer ezilenlere uygulanacaktır. Kadın olmanın ne anlama geldiğini, “sen de anlat” tag’i altında paylaştı kadınlar. Nasıl bir “güvercin tedirginliğiyle” yaşamaya mahkȗm edildiklerini, paranoyayı, güvensizliği… Şaşırmadık, şaşırmadığımıza bile şaşırmadık. Şimdi birbirimizi anlama ve yüzleşme zamanlarından geçiyoruz. Yaşamımız kurumlarla dolu. Ailemizde başlıyoruz biçimlenmeye, “kız” veya erkek çocuk olarak adımımızı attığımız dünyada “kadınlık” ve “erkeklik” ile kültürleniyoruz. Erkek büyüdükçe daha çok alırken sokaktaki yerini, kadın göğüsleri belirir, belirmez kapatılmaya başlıyor eve. Bir şeyler değişmiş gibi görülebilir ama değişmediğini yaşadıklarımız tek tek her an önümüze getiriyor. Kadın kendini prense beğendirmek zorunda olan, Pamuk Prenses olarak var olmaya çalışırken, erkek doğuştan oturuyor prenslik koltuğuna. Babanın gücü erkeğe geçerken, annenin rolleri “kız” çocuğuna devrediliyor.

Okul giriyor devreye, aile konusu işlenirken, pembeler giymiş kız çocuğu annesinin sofra kurmasına yardım ediyor, bir kitap sayfasında, erkek çocuk ise ya babasıyla güreşirken, resmediliyor ya da herhangi bir oyunun içinde. Böyle kuruluyor işte “erkeklik” ve “kadınlık” dediğimiz o “hastalıklı” kimlik. Misafirliğe gidildiğinde azıcık kendini rahat hissettiyse hemen bir göz işaretiyle kontrol altına alınıyor kız çocuğu. Oturmasından, kalkmasına, yemesinden, içmesine her şey bir kontrol mekanizması tarafından denetleniyor. Erkek çocuk pipisini gururla gösterirken, “kız” çocuğuna bir vajinasının olduğu unutturuluyor. Çünkü her şey gibi cinsellik de erkeğe mahsus. Bütün bu süreçte erkek, kurşun askerler, tanklar, tüfeklerle oyunlar oynarken, erkek olacaksın denilerek, sünnet ritüeliyle onurlandırılıp, “en büyük asker bizim asker” sloganlarıyla; vatan ve millet şiarının en büyük koruyucusu olarak kuruluyor. Kuruluyor ve bu kurgu ile vatanında, kadınında namus bekçiliğine soyunuyor. Böylece vatan toprağı ile toprak ana metaforunun birlikteliği, erkek açısından kadını militarist anlamda da korunacak bir varlık statüsüne indirgiyor.

Erkeklik çocukluktan itibaren yukarıda bahsettiğimiz uygulama ve pratiklerle kurulan bir durum, tıpkı kadınlık durumunun da benzer bir şekilde kurgulandığı gibi. Hepimiz kurulmuş, kendiliğini kaybetmiş varlıklarız bu anlamda. Kadın gördüğü şiddet ve baskıyla, ölümle, zulümle, eve kapatılmayla, iş yerlerinde, akademide görünmez oluşuyla, her gün, her sokağa çıktığında hȃttȃ evde birebir yaşayarak, kendisine yüklenen rollerle kısmen yüzleşti. Şimdi sıra erkeklerde, nasıl kurulmuş birer özne olduklarını fark etmek zorundalar. “Erkekler Ağlamaz” diyen şarkıların inadına ağlayıp, kendisinin de bir iktidar kategorisi olduğunu hatırlayan, kendi kültürel kimliğiyle yüzleşen ve bunu çevresine, ailesine herkese anlatan, genelin dayattığını reddedebilen erkeklere ihtiyaç var. Ve bu zor değil. Özgecan’ın yaşadıkları nedeniyle, kendinizden utandığınız gibi, bir daha utanmayın diye.

Sen Aydınlatırsın Geceyi; Gerçeküstü Bir Gerçekler Filmi

Standard

Sen Aydınlatırsın Geceyi; Gerçeküstü Bir Gerçekler Filmi

sag

“Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi yönetmen Onur Ünlü’nün kendi deyimiyle, bir şeylerin bittiğini anladığı anda yeni bir odaya geçtiği bir film deneyimi. Film her şeyin ne kadar renkli olursa o kadar iyi olduğunun düşünüldüğü ve renge bulandığı bir ortamda, siyah beyaz çekilmesi ve “absürt” kabul edilebilecek gerçek üstü anlatımıyla, Türkiye Sineması içerisinde ayrıcalıklı yerini almış görünüyor. Ali Atay’ın canlandırdığı Cemal karakteri üzerinden anlatılan film, bir tekerlek gibi dönüp duran dünyanın içerisinde, etrafına uyumsuz bir insanın, yaşamını ve kaygılı varlığını melankolik bir vurguyla izleyiciye sunuyor.

Euripides’in ‘İnsan endişeden yaratılmıştır’ cümlesiyle başlayan anlatım, film boyunca insan varlığının endişelerinin onun yaşamı üzerinde nasıl etkili olduğunu gözler önüne seriyor. Herkesin bir endişesi var Cemal annesinin kolyesini kaybettiğini düşünüyor, eşinin onu aldattığı hissi ve onun verdiği kaygı içini kemiriyor. Filmde Ercan Kesal’ın canlandırdığı doktor yetiştirdiği kümes hayvanları ile ilgili kaygı taşıyor, Cemal’in babası Cemal için endişe duyuyor. Kitapçı kadın aşk ile ilgili sıkıntılara sahip, Cemal’in karısı, “ondan olmayan” çocuğu için. Kısaca gündelik yaşam içerisinde insan varlığına hükmeden şey; kaygılar, endişeler, takıntılar. Filmde basit bir dille av sahnesinde anlatılan; “hayvanlar da kendi ekmekleri derdinde” cümlesi aslında her şeyin özeti gibi, herkesin derdi ekmek ve “ekmek” metaforik anlamda kaygıların sebebi. Cemal için “ekmek” annesinin kayıp kolyesi, babası için “ekmek” cemal. Salecl’in “Kaygı Üzerine” kitabında üzerinde durduğu gibi yaşadığımız çağ bir bakıma bitmek tükenmek bilmeyen kaygılar çağı. Savaş, açlık, ölüm tehlikesi, ekonomik krizler, “terör” ve birbirini izleyen bu kaygısal durumların getirdiği, Paul Valery’nin ifadesiyle “zihinsel kriz” durumu. İnsan varlığını içsel bir kaygıya hapseden, çıkış bırakmayan bir anlamsızlık. Film aslında tüm gerçek üstü anlatımıyla, günümüz insanının bu içinden çıkılmaz durumuna, acılı, kaygılı, yaralı varoluşuna, gerçekler üzerinden gönderme yapıyor.

Film için söylenebilecek önemli ayrıntılardan birisi de filmin aklın sınırlarında dolaşmayan bir anlatıma sahip olması ve gerçekliği kesin ya da somut olmayan duygu durumları üzerinden anlatması. Zaman zaman komedi tadında ancak duygusal ağırlığını hiç kaybetmeyen görsellik, müziklerle de zenginleştirilmiş; aşk, umut, umutsuzluk, acı derinlere inmeden tüm olağanlığıyla gösterişsiz bir biçimde sunulmuş. Ayrıca filmin siyah-beyaz anlatısı içerisinde gündelik yaşamlarımızın bu duygu durumları içerisinde kaybolup gittiği, renksizlikle betimlenmiş.

Filmde Cemal’in devamlı gördüğü dönen materyaller, yukarıda bahsettiğimiz durumların imgesi belki de sen ne hissedersen hisset, dünya dönüyor bazen bir traktörün tekerinde, bazen bir vantilatörün yaydığı rüzgȃrda… Kısaca özeti aslında bizim müdahili olamadığımız bir dünyasal pratik içerisinde yer almamız. Asıl hissettiklerimizle, hissetmemiz istenen arasındaki çelişki. Cemal ȃşık olduğu karısını çok seviyor ancak ona dayatılan yaşamsal pratikler, gelenek, görenek, öğrenilmiş algı biçimleri, genel ahlȃk dayatmaları, karısına Shakespeare’den soneler okumasına değil, ona şiddet uygulamasına, ondan hep şüphe etmesine sebep oluyor. Oysa aslında Cemal’in kendisi için karısının çocuğunun babasının başkası olması değil dert olan, üzerindeki ahlȃki yük. Çünkü onun için karısının anlamı bir Shakespeare dizesindeki gibi; “tüm göklerin, en güzel yıldızlarının ilki.” Ama nereden bilsinler ki; “yarayla alay edip yaralamamış olanlar.”

Filmin gerçek üstü anlatımının yanı sıra geleneksel öğelere de yer verilmiş olması filme anlamsal bir farklılık da katmış denilebilir. Örneğin; Kitapçı kadın ve Cemal’in dertleştikleri sahnede gökten yağan taş bana göre “gökten taş yağacak ya da başımıza taş yağacak” atasözüne bir gönderme olarak kullanılmış. Çünkü bu sahnede de genel olanın dışında bir durum var ve bu genelin ahlȃki sınırları kendi sınırlarının dışında olan durumlarda” gökten taş yağacak” cümlesini kurar. Kadının evli bir erkeğe olan aşkı, evli olan Cemal’in kadınla görüşmesi. Bütün bu anlatının ardından gökten yağmaya başlayan taşlar, kayalar. Zaten yaraları olan bu insanların yağan taşlarla tuz basılan yaraları, acılarımızın kaynağının, aslında bize dayatılan tüm ahlȃki sınırlara olan bir gönderme şeklinde yorumlanabilir.

Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi her izlendiğinde üzerimizde yeni çağrışımlar bırakacak bir film. Tüm olağanlığıyla devam eden yaşamlarımızı, biz ne kadar gerçek olarak algılasak da aslında hiçbir şey gerçekliğin sınırlarında değil hȃttȃ oldukça üzerinde, bu günün dünyasında yaşanan acılar, savaşlar, katliamlar, yaralı insan varlığının her durumundan bir film yapılsa, gerçekliğin üzerinde bir yaşamsal pratiğe sahip olduğumuz ortaya çıkar belki de. Kısaca bu anlamda bize, gerçek üstü bir gerçeklikle sinema deneyimi yaşatan bir melankoli filmi, olarak tanımlanabilir; Sen Aydınlatırsın Geceyi.

Yazı, İnsan ve Kültür dergisinde yayımlanmıştır.

Kaynaklar;

Salecl, R. (2013), Kaygı Üzerine, İstanbul: Metis.

http://eksisinema.com/roportaj-onur-unlu-sen-aydinlatirsin-geceyi/

Hrant’ın katledildiği yer bizim bellek mekȃnmızdır

Standard

emekerez

Hrant

Anmalar ve yas günleri toplumsal bellek açısından önemlidir bu günler genel olarak resmi tarihin işlevselleştirdiği, devletin ve iktidarın gücünün devamlılığını amaçlayan günler olarak görülür. Ancak bu coğrafyada tam tersi bir yas gününe -sevgili Hrant Dink’in katledildiği gün olan 19 Ocak’ ta- dostları tarafından oluşturulan bir anma gününe tanıklık ediyoruz. Çünkü Hrant anmaları toplumsal vicdan ve adalet talebi için, devlet iktidarına ve Hrant’ın katledilmesinde payı olanlara, “karşı” bir yas günü ve birçok farklı grubu ortaklaştıran bir anlama sahip.

View original post 531 more words

Cemal Süreya: Sürgün, Şair, Kimliksiz…

Standard

emekerez

cemal

TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde oluşturulan Dersim Alt Komisyonu, 1937 – 1938 yıllarındaki olaylarda bölgede Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilenlerin listesini ortaya çıkardı. Listeye göre, toplam 32 il’e 2.907 aileden, 14.411 kişi sürgün edildi. Bir gazete haberinden aldığım yukarıdaki cümlenin özeti ortaya çıkartılan ve bir sayının sınırına hapsedilen yaşamlardır.  Tek tek insandır o büyük rakam, tek tek sürgün, tek tek aidiyetsizlik ve daha pek sorun var olmamışlık, acı… O tek isimlerden birisi de Alevi/Kürt-Zaza bir ailenin ilk çocuğu olarak 1931 yılında Erzincan’da dünyaya gelen Nüfus kayıtlarında adı-soyadı Cemalettin Seber olan bizim çok yakından tanıdığımız en az birkaç şiiri hafızamızın bir köşesinde yer bulmuş, yüreğimize dokunmuş bir isimdir Cemal Süreya’dır.

View original post 558 more words

Rakıya övgü, sarhoşluğa güzelleme

Standard

rakı

 

Coğrafyamızda içki denilince aklımıza ilk gelenin rakı olduğu aşikȃr. Öyle bir içkidir ki rakı içimi bir ritüel gibidir mesela. Rakı adını duyduğunuzda burnunuzda alıverirsiniz kavun kokusunu veya görüntüleniverir hafızanızda bembeyaz peynir. Çünkü içki içmek sıradan bir durum değildir. Kültürel bellekle aktarılan damak tadı binlerce yıllık bir hafızanın sonucudur. Bu nedenle içkinin ve bizim coğrafyamız için rakının anlamı öyle iktidar yasaklarıyla yerine ayran konulması çabasının çok ötesinde bir anlama karşılık gelir. Öyle ki yasaklar başladığından beri daha çok içmenin aklımıza gelmesi de biraz bu nedenledir. Çünkü yasaklar ya da unutturulmaya çalışılanlar belleğimizi ayakta tutmak konusunda işlevseldir.

Her gün bir ölüme, bir acıya ortak olduğumuz bir coğrafyada hem içmemenin bir yolu bulunabilir mi? İçiyoruz çünkü bir anlamda katlanma çabası dünyaya. Her gün onlarca kadehler kırılırken sarhoş gönlümüzde nasıl olurda içmemeyi becerebilir ki insan. Hem ne demiş Kul Nesimi bir Neşet baba türküsünde;

“Sofular haram demişler, bu aşkın şarabına Ben doldurur, ben içerim, günah benim kime ne”

İçki kültürü bu anlamda hem insanın varoluşunun tamamlayıcısı bir etken, hem de varlığın hazzına ermek için bir sebep. İnsan acısını, kederini, aşkını, ızdırabını her zaman çevresiyle paylaşamaz. Bazen paylaşılsa da anlamsız olur. Çünkü derdi bilen onu çekendir. İşte öyle bir durumda yine bir kadeh rakının dostluğuna sığınıverirsiniz bir Neşet Ertaş türküsüyle başlar her şey, “Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diyen bir Zeki Müren şarkısıyla sonuçlanıverir. Bazen ağlar, bazen gülersiniz, sarhoşluk halidir bu ve insanın en kendisi olduğu tek andır belki.

Derdin her türlüsünün reva görüldüğü bir toplum olduğumuz yadsınamaz. Darbelerin, katliamların, savaşın, gencecik insan ölümlerinin tanıklığında sürüp giden yaşamlarımız. Bu nedenledir işte belki sadece bizim coğrafyamıza özgü rakı sofrasında ülke kurtarmak. Her gün yeni bir umutsuzluğa uyanılan, günlerin bir türlü sabaha eremediği bir gece durumunun çaresizliği değil midir? Bu biraz. Mesela seksen kuşağı iyi bilir bu durumu. Çünkü o dönemin zaten kaybetmiş birer temsilcisi olmalarını, biraz da bu memleket kurtarılan anason kokulu masalara borçludurlar. Annesi, babası, teyzesi amcası belleklerinin; yeşil parkalı, gece sonu umutları kusmuk kokan idolleriyle büyümüşlerdir. Gece duvar yazılamalarını anlatır bir baba, anne nasıl boya kovasını taşıdığını. Sonra laf döner dolaşır kaybedilenlere gelir anason kokusuna karışır gözyaşı. Böyle masalarda öğrenmişizdir çoğumuz rakı içmeyi, belki ilk kez çay kaşığıyla babanızdan tatmışsınızdır ömür boyu dert ortağınız olacak olan rakıyı, kahkahalar yükselmiştir masadan yüzünüzdeki ekşime hali görüldüğünde. Velhasıl içmenin anlamı birilerinin anladığı gibi değildir bu memlekette umutludur, en çok da isot kıvamında acılı.

Rakı içmenin derin anlamlar barındırdığı coğrafyamızda bu durumun yansımasını sadece şarkılarda değil edebiyatta da oldukça sık görürüz. Bu isimlerden en önde geleni hiç kuşkusuz, Edip Cansever. “Masada masaymış ha” şiirinde biraya dokunduran Cansever; “Bu Gemi Ne Zamandır Burada” şiirinde derin derin rakıdan bahseder;

“Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye

İçerde üç beş kişi

Yalnızlık üç beş kişi

Bir kadeh rakı söylerim kendime

Bir kadeh rakı daha söylerim kendime

-Söyle be! Ne zamandır burda bu gemi

-Denizin değil hüznün üstünde.”

Gemilerimizin denizin değil de hüznün üstünde olduğu anlardır çoğunlukla rakı içme zamanlarımız. Bir iki dost muhabbeti de eklenirse o ȃna arkadan bir de geliyorsa Ruhi Su sesi, daha ne ister ki insan “bir kadeh, rakı söyler kendine, bir kadeh daha rakı”. Sadece Edip Cansever değildir elbette şiirlerinde rakıyı konu eden. Bir şiirinde şöyle bir özlemini dile getirir, örneğin Orhan Veli;

“Şiir yazıyorum Şiir yazıp eskiler alıyorum Eskiler verip Musikiler alıyorum. Bir de rakı şişesinde balık olsam”

Ve başka bir şiirinde şöyle dile getirir halimizi;

“Dağ başındasın; Derdin, günün hasretlik Akşam olmuş, güneş batmış İçmeyip de ne halt edeceksin”

Elbette daha pek çok şairi ve şiiri ekleyebiliriz bu yazılı rakı muhabbetine. Ama durumumuz aslında tam da Orhan Veli’nin ifade ettiği gibi değil mi çoğu zaman. Derdimiz günümüz hasretlik olmuşsa, akşam olmuş güneş batmış hȃttȃ son dönem hep akşam karanlığına mahkȗm bir yaşam sürmeye başlamışsak, içmeyip de ne halt edeceğiz söyler misiniz?

Sözü uzatmanın çok ȃlemi yok aslında “dilimizde akşamdan kalma bir küfür” içmeye devam edeceğiz bu mereti, meret dediysem mȃnȃsı iyi. Çünkü böyle bir dünyayı katlanılır kılan ne kaldı ki elimizde sarhoşluğumuzdan başka? O zaman ben derim ki “ne kadar rezil olursak o kadar iyi”, ne kadar sarhoş olursak o kadar güzel!

Kamyon Dergi Dördüncü Sayı.

Sevmek Zamanı; Aşk Yansımasından İnsan Yansımasına

Standard

s. zamanı

Metin Erksan’ın 1965 yapımı Sevmek Zamanı filmi, döneminin çok ötesinde bir film olarak anılır. Filmde, boyasını yaptığı evin duvarındaki Meral adlı bir kadının fotoğrafına ȃşık olan Halil’in öyküsü anlatılırken, gerçekler ve yansımalar, varlık – yokluk, doğa içerisinde insan varlığı, bir nesneye indirgenmiş kadın gibi konular başarılı imgelerle temsil edilmiş diyebiliriz.

Continue reading